Başka Nasıl Sevmek Var…

gündoğarkenBir dokun, bin ah işit, bugünlerde böyleyim 
İster kal, ister git tarifsiz kederdeyim 
Gösterdin aşkın ucunu, öyle bıraktın gittin 
Bana attın suçunu, davayı ben kaybettim 

Ah olmaz, olmaz, sensiz olmaz, sensiz olmaz 
Yanıyor yanaklarım, gözyaşlarım durulmaz 

Aşk tanımaz gece gündüz birbirine katar gider 
Ne bahar dinler, ne güz güze bahar katar gider 
Ben böyle aşk görmedim, daha neler görmek var 
NE İSTEDİN DE VERMEDİM, BAŞKA NASIL SEVMEK VAR 

Ah olmaz, olmaz, sensiz olmaz, sensiz olmaz 
Yanıyor yanaklarım, gözyaşlarım durulmaz .”Ah Olmaz

Çok sevdiğim bu Grup Gündoğarken şarkısını ne zaman dinlesem o mısraya takılır giderim. “Ne istedin de vermedim, Başka nasıl sevmek var…” Sahi, nasıl sevsinler sizi… Sevginizi nasıl alırsınız.?

“Nasıl sevsinler sizi” dediğimde eminim hepinizin farklı farklı cevapları var. Genelde soyut kavramlar üzerinde yoğunlaşır cevaplar. Gönülden, aşkla, değer vererek, ilgisinin merkezine beni koyarak vs… gururlar, onurlar, havalarda uçuşacak. En sevdiğim cevaplardan biri de “adam gibi”… yani bu kadar somut bir kelimeye bile yüzlerce ve kişiye bağımlı anlamlar yükleyerek soyutlaştırıyoruz… Sen başka şeyler anlıyorsun adam gibi sözünden, ben çok farklı şeyler, İbrahim Sadri ise bambaşka kriterleri katıyor adam gibi sevmek dediğimizde. Bu soyut kelimelere en çok fantezi ya da arabesk müzik tarzında karşılarız. Takdir edersiniz ki birbirini anlayamayan, mutsuz ilişkilerden beslenen tarzlardır. Soyut mutluluğu getirmiyor, somutlaştırılmadığı sürece karşıya aktarılmıyor. Birbirini anlayamayan çiftlere dönüşmek ne yazık ki kaçınılmaz oluyor.

Masallar gibi başlayan aşkınızın nasıl oluyor da bu hale geldiğine anlam veremiyor olabilirsiniz. Bütün bir ömrünüzü sıkılmadan yanında geçirebileceğinize şüpheniz yokken ne oldu da bu kadar yanında olmaya tahammül edemez oldunuz. İçinizdeki bu öfkenin kaynağı ne? Oysa ki herşeyi yapmıştınız. Saçınızı süpürge ettiniz, ömrünüzü adadınız, ne dediyse kabul ettiniz, ailenizi karşınıza aldınız, en özel anlarınızı, temaslarınızı ona sakladınız, tüm maaşınızı yatırarak doğum gününde çok sevdiği o telefonu aldınız. Daha ne yapacaktınız. Tekrardan şarkıya dönecek olursak, Ne istedi de vermediniz, başka nasıl sevmek var…?

HONDA, Hayat onda…honda

Öncelikle yasal uyarımızı yapalım bu yazı da ürün yerleştirme yapılmamaktadır 😉 Çok severdim bu sloganı. Bu marka bir motosiklet sahibi olmamın ve o motosiklet ile çok güzel anlar yaşamış olmamın bu durumla bir bağlantısı var mı bilmiyorum. Geçen ay katıldığım bir eğitimde akronim olarak karşıma çıktı. Sevgi dillerinin kısaltması olarak geçiyordu bu kelime. Motosiklet markamın olmasından dolayı değil artık, bu yeni öğrendiğim kısaltmadan dolayı daha çok seviyorum. Hakikaten artık canı gönülden inanıyorum bu mottoya.

Beş Sevgi Dili Gary Chapman’ın kitabı. Sevgi dillerini beş ana grupta topluyor. Kitaptaki sıralamayı biraz değiştirecek olursak önümüze güzel bir akronim çıkıyor. Hizmet, Onay, Nitelikli beraberlik, Dokunma, Armağan (HONDA).

İlişkilerdeki en büyük uyuşmazlıklar bu sevgi dillerinin hiç uygulanmamasından ya da sevgiden beklentinin farklı dillerde takılı kalmasından kaynaklı oluyor. Bunun en güzel örneğini babasıyla olan anlaşmazlığından bahseden bir danışanımda görmüştüm. Çocukluğundan bahsederken dedi ki “hocam öyle her pazar lunaparka götürmekle baba olunmuyor, insan bi kere olsun saçımı tarar…”baba saç tara Babayla tanışma şansım olmadı ancak onunla bu durumu konuştuğumuzu varsayalım. “Ben de anlamadım hocam bana niye böyle nefretle davranıyor. Cumartesi dahil çalışıyorum. Her pazarımı kızıma ayırdım. Hafta boyunca ne kadar yorulursam yorulayım bir kere olsun ona belli etmedim, her pazar lunaparka götürdüm” Sizce de buna benzer bir savunma ile karşılaşmazmıydık. Kızının kurmuş olduğu bu cümleyi duysaydı eminim “ o kolay hocam, bunca yıllık düşmanlığının nedeni saçını taramamak mı? Söyleseydi tarardık.” Söyledikten sonra ne kıymeti var dediğinizi duyar gibiyim. Kıymeti var canım kardeşim. Kıymeti olmaz mı hiç? Senin sevgi dilin adamcağızın içine doğmuyor? Ya da eşinden tek beklentinin, sen maç izlerken bir elmayı soyup önüne koyması olduğunu o kadıncağız anlayamıyor.

Bu saydığımız beş sevgi dilinin hepsi az ya da çok hepimizde mevcut. Ancak bunların içerisinde bir tanesi var ki bizim için vazgeçilmez. Yani demek istediğim bunların hepsi yapıldığı vakit kendimizi seviliyor hissederiz. Ama bir tanesi var ki yapılmadığında kendimizi sevgisiz hissediyoruz. Hayatımızda boşluk oluşturuyor. Sonrasında o doldurulması çok da zor olmayan boşluk öyle büyüyor ki bir daha onulamayacak hale geliyor ve istenmeyen sonuçlardan birisi olan paralel bir ilişki ile doldurulma çabasına dahi girilebiliyor.sevgi

Erkeklerin temel sevgi dilleri hizmet ve onay olduğunu söylersek pek yanılmış olmayız. Hizmet ille de kendine olmak zorunda değil. Kendileri namına yapılan hizmetlerde kendine yapılmış hizmetler kadar değerli. Eşinin, ailesine yeteri kadar hizmet etmediğinden yakınan bir erkekle tanışmayanınız yoktur. Bu hikayeleri en çok şahit olanlar ise aile mahkemesinin duvarları. Durum ciddi yani canım kardeşim. Eşinin ailesine gösterilmeyen hürmetin yansıması hizmet sevgi dili ön planda olan partnerini artık tanıyamayacağın hale dönüştürebilecek kadar sevgisiz bırakabiliyor. Kendi ailenin yanında, arkadaşlarının önünde, hatta garip gelecek belki ama navigasyondaki seksi sesli ablanın önünde onun bilgi ve tecrübesine göstermeyeceğin onay cümlesi ileride sevgisizlikten kurumuş bir koca oluşturmak için attığın adımlardan sadece bir kaçı. Ve bundan daha da önemlisi onu onayladığının göstergesi olan güleryüzünden onu mahrum bırakmak onu sevgisizliğin derin kuyularında onu merdivensiz bırakmaya yetiyor da artıyor. Erkeklerin inşa ettiği paralel ilişkilerin başlangıcında giderilmemiş hizmet ve onay sevgi dillerinin olduğunu sıklıkla görüyoruz. Bunu destekler nitelikte sevgi dili hizmet ya da onay olan bireylerin kurduğu paralel ilişkilerde bu sevgi açlıklarını gidermeye meslek ve konum olarak müsait olan, aralarında hiyerarşik bir iş ilişkisi bulunan kişileri tercih ettiklerine şahit oluyoruz. İlişkisi içerisinde oluşan bu hizmet ve onay açlığını, iş hayatı içerisinde doyuran kişilere karşı gönül ilişkisi kurma arzusu ne yazık ki artıyor.onay

Kadınların öne çıkan sevgi dillerinin ise nitelikli beraberlik ve dokunma olduğunu söyleyebiliriz.  Beraber film izleme, dışarıda yemek yeme, güzel başlayan bir gecenin sonunda sarılarak uyuma, bahçedeki salıncakta birer kahve eşliğinde sohbet etme, erkeklerin pek de haz etmediği romantizm başlığı altında değerlendirilebilecek her vakit, nitelikli beraberlik kapsamında değerlendirilebilir. O yüzden baş başa yenilmesi planlanan bir yemeğe başka birinin davet edilmesi (Annen de mi geliyor?) erkeğin pek anlayamadığı bir kriz yaratabiliyor. Ya da kendisinden başka herhangi birine, arkadaşa, aileye ayrılmış olan zamanlar bu nitelikli beraberliğe alternatif bir zaman olarak algılanıp, tartışma nedeni olabiliyor.kahveler

Dokunma ile ilgili en önemli nokta sonrasındaki bir beklentiye hizmet etmemesi. İlişkilerimiz de çok da dokunmuyoruz ne yazık ki. Yatakta tüm vücutların çıplak olarak büyük yüz ölçümleri ile ten teması sevgi dili dokunma olan biri için ayakkabısını bağlamak için eğilirken beli açılan kısmından kaçamak bir temasın doldurduğu boşluğu doldurmuyor. Sonunda bir beklentinin olmadığı sadece sıcaklığını hissetmek için televizyon izlerken kanepeye uzanan ayağının paçası ile sıyrılan çorabın arasında kalan milimetrik temaslar diğer tüm dokunuşların ve sevgi dillerinin çoğundan daha kıymetli oluyor.dokunuş

Bu yazıyı okurken herkes başka bir paragrafta haklı olduğumu düşünürken bir başka paragrafta yazdıklarımı abartılı bulacak. Ama anlatmaya çalıştığım tam da bu aslında. Partnerinizin sevgi dili sizden farklı. O yüzden sizi anlamıyor ve sevilmediğini iddia ediyor. Sevgi dili farklı olduğu için milyarlık arabalar armağan edilen kadınlar, o arabaları tamire götürdüklerinde arabadan inmesi için yardım etmek adına elini tutan, bunu her seferinde tekrarlayan servis şeflerine gönlünü kaptırıyor. Sen bulduğun her fırsatta kocanı yanaklarından ya da fazlasından öperek sevgini gösterirken, o sabahları daha o söylemeden az şekerli türk kahvesinin siparişini veren asistanına gönlünü kaptırıyor.

Ben söyledikten sonra ne kıymeti var deme canım kardeşim. Nasıl sevelim istersiniz sizi, Çekinmeden söyleyin. Çünkü biliyoruz ki bunu yapmak çok zor değil, mutlu olmak çok zor değil bu yolda. Bu işin şifresini en başta söylemiştik. Honda Hayat Onda…

Sevmek, ama öyle böyle değil, “Çok” sevmek…

sevmek..Sevmek ne büyük bir kelime. Kimi zaman bir nesneyi, kimi zaman bir mesleği, bir takımı, bir inancı, bir insanı… En fazla ne kadar sevebilirsiniz, yüreğinizle, bedeninizle…

Bir nesneyi sevmek… Bir araba mesela. Ama öyle böyle değil. Çok sevmek. Her sohbette ondan bahsetmek. Onun içindeyken kendini çok daha güvende hissetmek. Bir araç olduğunu unutup hayatının amacı haline getirmek.oto temizliği Vos-vos gibi, Doğan görünümlü Şahin gibi, M3 gibi sevmekten bahsediyorum. Pazar günlerini ona ayırmak, her kıvrımını bir kadını okşarcasına temizlemek, her bir kaplama için ayrı bir solüsyonu olan o adamlar gibi sevmek. Çok sevmek…

Bir takımı sevmek ya da… Ama öyle böyle değil. Çok sevmek… Deplasmandan deplasmana koşarcasına, sırılsıklam kale arkasında boğazın yırtıla yırtıla, gol sonrası kime sarıldığını bilmeden zıplaya zıplaya sevmekten bahsediyorum. Maç saatlerinde, maçı izleyemesen bile yaptığın iş her ne olursa olsun aklının 90 dakika hipotek altında kaldığı, “Aşk Tutulması” filminde olduğu gibi totem yaparcasına, tepeden tırnağa sarı lacivert akarcasına, Es-Es gibi, Sin-Kaf gibi hayatı iki ton yaşarcasına sevmekten bahsediyorum.fanatizm

Bir görüşü sevmek diyelim… Emeğin arkasında durmak kimi zaman, kimi zaman bir inancın peşinden koşmak. Sorgulamadan, yanılma ihtimalini akla getirmeden, meydanlarda kalabalıklarla, bazen bu görüş için ölme ihtimalini bile bile… İnandığın şeyler daha ağır bastığından… İnandığın her ne ise üzerine örtüleceğini düşünerek, bazen bir marş, bazen bir dua, bazen içinde isyan kokan bir özgün müziğin fonunda son nefesini vereceğini bilerek… Ürkerek ama inandığına saygısızlık olmasın diye ürktüğünü gizleyerek o uğurda ölüme koşarcasına sevmekten bahsediyorum. Tüm sevdiklerinle, tüm değerlerinle, hayatının tüm akışını bu uğurda değiştirebilecek kadar sevmek… Çok sevmek…

(AP Photo/Vadim Ghirda)
(AP Photo/Vadim Ghirda)

Çok sevme canım kardeşim. Kararında sev. Lüzumu kadar. Arabaysa araba kadar, Takımsa takım kadar. Yanlış anlaşılmasın sözlerim ancak yaradansa dahi insanı sevmeye yer kalacak kadar sev. Çocuğunsa ilerde senden başkasını senden daha fazla seveceğini kabul edebilecek kadar sev. “Çok” tehlikeli bir kelimedir, hasta eder derdi hocam, o yüzden çok değil sadece sev.

“Çok” mutluluk getirmiyor görüyoruz. Çok sevdiğini öldürenlerle dolu üçüncü sayfa haberleri. Fanatizmin uğruna feda ettiklerimiz var, onun binlerce katı görüşlerimiz uğruna sevemediklerimiz. Ölümlerin kimilerine üzülemez olduk, ölenler bizim gibi çok sevmediklerinden bizim çok sevdiğimiz değerleri. Sahi biz ne zaman bu kadar “çok” sevmeyi öğrendik birşeyleri… Vatanı, bayrağı, özgürlüğü, inancı insandan ve o insanın yaşama hakkından daha çok sevmeyi ne ara öğrendik?

Çok sevdiğin şeylere beslediğin sevginin tamamının o nesneye ya da değerlere ait olmadığını gör. O her santimetrekaresini parlattığın arabandan daha fazla sevilmesi gerekenler var etrafında… Başkasına bu denli koşulsuz bağlanamamanın bir eseri olabhz.-muhammedilir mi her koşulda savunabildiğin çubuklu forma. Yoksa sende biliyorsun şike de yapmış olabilir ya da en çok sevdiğin forvet kendini yere atmış olabilir son dakikada. Ne kadar çok seversen sev, tam anlamıyla huzurla yatağa yatmanı sağlayamayacak, hep bir açık tarafın kalacak inandığın değerler uğruna birilerini sevemedikçe. O ya da bu nedenle, kimi zaman gurur, kimi zaman öğretilmiş sosyal konumun gereği, aktarılamayan sevgi bazen bir nesneye, bazen bir siyasi öğretiye bazen de mesleğine geçer. Ama öyle böyle değil, “çok” geçer. Kime aitse o sevgi, dağıt artık hayatında. Kimin hakkıysa ona ver.

Hiçbir şeyi ama hiç ama hiçbir şeyi, vatanı, bayrağı, kutsal varlıkları, anne-babanı, çocuğunu, sevdiceğini “çok” sevme canım kardeşim. İnsanı insan olduğu için sevmeye yer kalsın yüreğinde. Tabi ki zevk aldığın şeyler olsun, sevmekten de korkma bir şeyleri.. Hangi takımı tutuyorsun dediklerinde “milli takım” deme mesela.. Göğsünü gere gere bir isim ver. Bir şeyi sevmekten zarar gelmez, çekinme. Sadece “çok” sevme…