Lüzumundan Fazla…

turgut-uyar3-1920x1080Evet önümüz bahardır biliyorum
Leylaklar açacak biliyorum
Kiraz da çıkacak yakında
İyi şeyler söylemek de gerek biliyorum
Sevgilim güzelim bir tanem biliyorum da
Şimdilik bağışla”

Turgut Uyar

Azı karar çoğu zarar demiş ya büyüklerimiz, hayatımda neler olmuş acaba diye düşündüm “lüzumundan fazla”… Yaşadığım yerlerden keyif almaya gayret ediyorum ama kimisi der ki bulunduğum coğrafyalara göre mutluluğum biraz lüzumundan fazla… Haksız da değiller aslında, öyle günlerde yaşıyoruz ki güne uyandığımızda başımıza gelecek iyi şeyler, bu coğrafyanın yaşadığı acılardan ötürü hep lüzumundan biraz fazla…

nemrutta-gundogumu-ve-ataturk-baraj-goluEpey gün doğumu görmüşlüğüm var “beklenen yaşam ömrü”nün ortalarına yaklaştığım hayatımda… Güneşin bir gece boyu konakladığı sırtların arkasından, saklambaçta saklanmayı becerememiş çocuk edasıyla ağır ağır süzülerek çıkışına çok kez şahit oldum. Bazı üniversite bölümleri vardır daha fazla çalışılması gereken. Her bölümün vize ve final haftaları biraz sancılıdır ama kimi bölümler vardır ki çalışmaya günler, haftalar öncesinden başlarsın… Yine de yetişmez hazırlık safhası… Yelkovan akrebi kovalar, derken gecenin sessizliğini bozar bir saba makamı… Şimdi aklıma geldi lüzumundan fazla mı tartışılır ama yaşıma göre hatırı sayılır sayıda sabah ezanı dinlemişliğim de var. Yaşıma göre diyorum malum bizim kültürün ibadet maratonu ölüm kendini hatırlatmadığı sürece başlamaz. Gerçi bu günlerde ölümün kendini hatırlatması için gerek kalmıyor dördüncü dekattan gün almaya… O artık aramızda, her durakta, telefonlarımızın felaket tellalı son dakika sayfalarında…

olum_1948Ölüm demişken, yaşıma göre fazla ölü gördüm. Bizzat dokunarak soğukluğunu her bir zerremde hissettim. Öyle morgun yapay soğukluğu değil söylemek istediğim, yavaş yavaş soğuması bir ölünün… Gözünün ferinin, gözümün içine baka baka solmasından bahsediyorum. Ölümlülüğümü suratıma tokat gibi vuran, benim bulunduğum tarafta geçirdiği son bir kaç dakikaya şahitlik etmenin içimde yarattığı garip duyguyu, hani huzursuzluktan huzura geçen tarifsiz dinginliği anlatmaya çalışıyorum. Umarım bu dediğimi tam anlayacak kadar tanıklık etmemişsindir, o zamanın kendini askıya aldığı ölüm anına. Eğer ettiysen de tekrar hatırlattığım için beni bağışla…

gün doğumuHayatımı kazanmak için yaptığım mesleğin bir parçası bu anlar, farkındayım. Ya elimin tetikte olduğu, karanlıkta bilinmeze giderken iç sesimle dertleştiğim zifiri gecelerin sabahında duydum ezan sesini ya da elimde kalem, önümde boyumca fosforlu ile çizilmiş fotokopi notlarının içinde kaybolduğum odamın penceresinden sızan karanlığın bitiminde… Ya buz gibi bir şark yükseltisinin yamacında, silüet vermemek için ağır ağır yolu uzatırken bir telsiz hışırtısı ile karışık aldığım o soğuk sesle koştum ölümüne yakın bir gencin yanına ya da siyah pelerin altında kanepede sabahladığım bir nöbetin sabaha yakın kısmında çalan telefon sonrası şahitlik ettim aynı soğuklukta başka bir sesle başka bir gencin hem canlı hem ölü anına… Ne düşünürsün bilmem ama bu yaşta bu kadar sabah ezanı, bu kadar ölü, doktor ve/veya asker de olsan zannımca biraz lüzumundan fazla…

liseCıvıl cıvıl lise arkadaşlarını düşünmeni istiyorum. Romantik girişlerle, yaşadığım acının yarattığı tahribatı senin de hissedebilme kabiliyetini arttırma gayretinde değilim. Sen bilirsin işte lise arkadaşının ne demek olduğunu… Hayatında ne anlara tanıklık ettiklerini hatırlatmama gerek var mı? Ailene bile anlatamadıklarına ev sahipliği yapan, ilk parfüm otlanışların, ilk yasak delme çabalarına yardım ve yataklık eden, senin en katıksız halini bilen ve hayatının hangi safhasında karşılaşırsan karşılaş aynı heyecan ve ergen duygularla ortak jargona geçtiğin, can kardeşlerin… Senin hiç lise arkadaşın öldü mü canım kardeşim… Benim öldü hem de lüzumundan fazla… Her haberleri açışımda acaba yine mi diyorum… Ölenin tanıdıklarımdan biri olmadığını anladığımdaki mutluluğumdan utandığım anları tarif etmem zor. Ama benim lise arkadaşlarım ölüyor ve korkarım ölmeye devam edecek… Ve gülen fotoğraflarının altına yakışmayan acı yüklü cümlelerle sosyal medya hesaplarından öğrenmeye devam edeceğim bu sefer hangi can kardeşimin bu dünyadan göçüp gittiğini…

kirazDemem o ki fırsatın olduğu her an daha çok sev, daha mutlu ol ve utanma bunu paylaşmaktan… Acının böylesine fütursuzca üzerimize geldiği bu günlerde hiçbir mutluluk senin için az değil bu dünyada… “İyi şeyler söylemek, yaşamak lazım… Kirazlar da birazdan çıkacak…” Her giden bağışlıyor seni gözün orada kalmasın… Bu karamsarlık, bu üzerine serpilmiş ölü toprağı, ve hepsinden mühimi mutlu anlarına karşı olan kırgınlığın… Sanki biraz “lüzumundan fazla”…

Hayatımın kadınlarına…

Bu tarz yazılar Anne ile başlar ve hayat arkadaşı ile biter bilirim. Onlara olan şükran ve hayatımdaki inşa süreçleri diğer kadınların yanında kıyassız kalacağını bildiğimden dolayı aflarına sığınıyorum. Hayatımın ilk ve son kadınını bu yazının dışında bırakıyorum.

kız kardeşHayatıma bir kadın girdi… Fedakar… Ne kadarınız şanslı benim kadar bilmiyorum. Hayatınızın her aşamasında yanınızda olacak ve yaşı size yakın bir kadının var olmasının o büyük avantajını yaşıyor olmak paha biçilemez. Kız kardeş, oyun arkadaşı, anlamlandırılamayan ergenlik triplerinde yol gösterici, koruyucu, kollayıcı.. Annenin yetişemediği yerlerde boşlukları dolduran, giyim stilinizden nasıl kokacağınıza kadar en ufak ayrıntıları hatırlatan, sizi çocukluğunuzdan alıp ergenliğin sonuna kadar taşıyan, adam yapan… Hayatınıza giren her kadına bir parçasını bırakan ama hiç eksilmeyen aksine artan kadın..

masumHayatıma bir kadın girdi… Zarif… İlkokulun siyah önlüklü yıllarında, ceylan ceylan bakan. İlk kalp çarpması, ilk utandığının farkına varma… Yanında oturabilmek için verilen hukuk mücadelesi… Bir kadın için ilk rekabet, ilk zafer. İlk çekingenlik. Parmak kaldırışındaki zerafeti çok az kadında gördüm hayatımın geri kalanında… Yedi yaşında kadın mı olur deme… Onlar senin gibi değil canım kardeşim. Biz erkek olarak doğarız, erkek olmamız yetmez, adam olmaya çalışırız. Onlar kadın olarak doğar, kadın olmak bu hayat için bırak eksiği, fazladır.

kara kalemHayatıma bir kadın girdi.. Şevkatli… İlkokulun mavi önlüklü yıllarıydı. Ben o garip kuşağa denk geliyorum. Siyah başlayıp, mavi mezun olan… Annelerin altın günlerinde örnek kapma telaşıyla adeta yarıştığı örme dantel yakalardan, seri üretim kırtasiye tüketimli, gemi dümeni baskılı kolalı soğuk yakalara terfi eden ara nesil. Arabesk ile tanıştım sayesinde… Geri alıp alıp dinledim Orhanları, Ferdileri. Hatta öyle ki, bir süre sonra ilk denemede şarkının başını bulma becerisi kazandım çift kaset çalarlı teyplerde… Melankoliyi öğretti, şarkıların sözlerini ezberletti. Edebiyatta redif diye kafiyeden bile sayılmayan, ama uygun notalara denk geldiğinde yüreğin o ince telini sızlatan, fantezi-arabesk şarkıların içinde duygularıma isim vermeyi öğretti. Onbir yaşımda bir tokat yedim, seni seviyorum dedim diye.. Bir kadının istese de şiddet uygulayamayacağını, tüm çabasına rağmen eline yakışmayacağını ondan öğrendim.

cesurHayatıma bir kadın girdi… Cesur.. Bir önceki kadın öğretmişti ya sözleri ezberlemeyi, duvara karşı söylemeyi. Bu sefer ki kadın, şarkıları beraber ezberlemeyi, sonra daha da vahimi beraber söylemeyi öğretti. Karşıma dikilip “seviyorum ya işte, anla sende azıcık” demeyi, diyebilmeyi öğretti. Ara ara girip çıktığından hayatıma öğrettikleri bu kadar az değil elbet. Ama terkedip gitmeyi, sonra tekrar geri dönmeyi. Başkalarının hayatında cevapsız sorular bıraktığında o soruların cevabını bulabilme adına şehirlerin, konumların, arkadan yapılan yorumların nasıl duyarsız kalabildiğini keşfettirdi bana.. Kovalamayı öğrendim. Kovalayarak kaybetmenin, yerinde durarak kazanmak kadar acı vermediğini gösterdi bana. O günden sonra hiçbir müsabakamda beraberliğe yatmadım, kovalamaya çalışırken kontra ataklarla gölü yedim, yenildim ama kaybetmedim.

güzelBir kadın girdi hayatıma… Güçlü… Tüm benliğimi alıp, değiştirecek kadar. Beni kendi kalıplarımdan çıkartıp, inşa ettiği kendince mükemmel kalıplara koyabilecek kadar güçlü bir kadın. Ne kadar değiştirdi derseniz, Siyah kapşonlu üzerine kırmızı Cartel yazan giyim tarzım vardı. Karakan Erci-E dinleyip sözlerini ezberlemekten ve hemcinslerimle bağıra bağıra söylemekten keyif alıyordum. (geçmişimdeki kadınlar öğretmişti şarkı ezberlemeyi). Birden girdi hayatıma. Aslında hep hayatımdaydı ama öyle sinsi sızmış ki anlayamadım, bir baktım ki, bülent ortaçgil dinliyorum, sezen aksu da ağlıyorum, mektup yazıyorum. Bir insan böylesi değişebilir mi deme canım kardeşim, değişir. Bir kadın değiştirir… Geppetto usta gibi bir oduna ruh üfler ve insan oluverirsin. O kadından öğrendim ki güç, birşeyleri değiştirebilme yeteneği sadece…

profesyonel-goz-resmi-3232Hayatıma bir kadın girdi… Masum… O bunu hiç bilmedi.. Cam gibi gözleri vardı… bir dünya yarattım ikimize ait, ikimizin dışında. Mahlaslı mektup yazmayı öğrendim. Dokunmadan, konuşmadan, bakmadan sevmeyi… Hepsinden önemlisi karşılık beklememeyi öğretti. Üstadın dediği gibi elmayı seviyorum diye elmanın da beni sevmesinin şart olmadığını kazıdı beynime. Sadece bir çift gözle varolunabileceğini bir yürekte ondan öğrendim..

En-güzel-karakalem-çalışmaları-2Hayatıma bir kadın girdi… Güzel… Bir içim su deyimi günümüzde daha hafif meşrep bir kullanım alanı buluyor olabilir. Ama o kadın su gibiydi.. Duru.. Gülümsediğinde dünya durur sanıyordum, tenindeki pürüzsüz dokuda kayboluyordum.. Gitti.. Sonra rengi değişti dünyanın. Bir zaman sonra yolda karşılaştık. Gülümseyemedi.. dünya o vakitten sonra dönmeye devam etti. Ve o kadın bana güzelliğin gülümsemekten ibaret olduğunu öğretti.

Hayatıma bir kadın girdi… Farklı… Bana kendimi farklı göstermek zorunda hissettirdi. Ben olmadan kendimi sevdirmeye çalıştım. Onun sevdiği gibi davranmayı ben sandım. Yoruldum, yıprandım. Ve minnettarım ki kendinden kaybetmeye başladığında vazgeçmenin kaybetmek olmayacağını öğretti.

Hayatıma bir kadın girdi. Çalışkan… On parmağında on marifet derler ya, bir gün orda bir gün burda.. Takip etmekten yoruluyordum zamanla. Bana ürettiğim sürece kabul göreceğimi öğretti. Kimisi çok sevdi onu kimisi daha az sevdi. Ama şu an görüyorum ki onu sevenler hayatları boyunca hep yeni şeyler üretti. Üretmenin yaşamak olduğunu bana o öğretti…

el sanatına örnek karakalemDaha sayamadığım nice kadınlar var affetsinler beni. Zaman ve yer sınırlı, yoksa sanmasınlar unuttum öğrettiklerini…Peki ya senin kadınların sana neler öğretti canım kardeşim. Kadınların olmadan ne kadar varsın bu hayatta… “Seni bir kadın doğurdu, o olmasa sen olmazdın” edebiyatı yapmıyorum yanlış anlama. Onların sana neler kattığının farkında mısın..? Kadınlarımı uzaklaştırdığımda hayatımdan, Cartel kapşonlusuyla, ezik, duygusuz, manasız bir mahlukat kaldı benden geriye… Sen de benim gibi misin diye merak ettim sadece…

ENGEL Mİ MESAFELER AŞK YOLUNA?

konuşunAdaya geldiğimden beri çalıştığım kurumun ailelerinin katılımı ile 15 günde bir söyleşiler yapmaya çalışıyoruz. Bir sonraki söyleşinin konusunu son söyleşiye katılanlar belirliyor. Kadın ve erkek farklılıklarını anlattığımız söyleşi sonunda bir kadın katılımcımızdan mesafeli ilişkiler ile ilgili konuşmamız önerisi geldi. Ülkemizin durumundan dolayı sürekli görevlendirmeler ile ayrı kalan dağınık aileler mevcuttu. Erkek bireyler ülkenin doğusunda güç yaşam koşulları ile mücadele ederken, ailenin kadınları ise ikiye katlanan sorumluluklar ve yönetmek zorunda kaldıkları aile krizleri altında bunalmaktaydı. Söyleşiyi hazırlarken farkettim ki bu çok yaygın bir problem artık ülkemde. engel mi mesafelerMemuriyetin tartışmalı personel hakları yönetimi sonrası, ayrı illerde iki farklı çatı altından yönetilmeye çalışan ailelerle doluyuz. Farklı illere atanan öğretmenler, mecburi hizmet yükümlüsü doktorlar, kariyer uğruna uluslararası sulara çekilen dağınık akademisyen aileleri, vatani görev mağdurları, uzak şantiyelerde üç dört aya varan görevlendirmelerle çalışan mühendisler, uzun yol kaptanları vs… Sosyokültürel anlamda her kesime ait artık normal kabul ettiğimiz bir durum mesafeli ilişkiler… Genetik olarak da yatkınız aslında bu tip ilişkilere… Mevsimlik işçiler, büyükşehirlere ailesini bırakarak gelenler, alamancılar ve daha nicelerinin olduğu aileler var geçmişimizde. Ne değişti derseniz artık iletişim metotları arttı. Postacı yolu gözlenen ve ayda yılda bir sadece sağlığından haberdar olmaya çalıştığımız zamanlar çok geride kaldı. Artık kopuk yaşanan aile hayatlarımızdan günlük olarak haberdar olmaya gayret ediyoruz.

just married

Hane birliğini sağlayamadığımız evliliklerimiz, “evli” kelimesinin paradoksunda ziyan olurken, bu durumu hafifletmek adına neler yapabiliriz dersiniz. Bunu konuşabilmek için evlilik dediğimizde aklımıza tek kelime ile ne geldiğine göz atmak gerekir. Benim katılımcılarım, sevgi dedi ben koşulsuz kelimesini müsaade isteyerek başına ekledim. Kadın katılımcılarımız “ilgi” dediler, anlayış, saygı, kabul (ben yine başına müsaade isteyerek koşulsuz ibaresini ekledim.), sabır diyenlerimiz oldu. Hatta uzun uzun sabretmek ile katlanmak arasındaki farkı tartıştık. Güven olmazsa olmazlar arasındadır diyenler tamamına yakındı. Evliliğin içinde olmazsa olmaz bu saydıklarımızdan kaçı için arada mesafe olmaması gerekir? En uzun mesafe sırt sırta dönmüş iki sevgili arasındaki mesafedir derler, koca bir dünya vardır aslında arada. Mesafelere rağmen yüzyüze bakar kalabilmenin yollarını arayalım dilerseniz. Geneli soyut olan bu kavramların somut karşılıklarını aramakla başlamalıyız önce. Yazının bundan sonrası tavsiye niteliğindedir. Bazı internet sitelerinin kullandığı liste formatına geçmemek için biraz çaba harcasam da sonu konusunda yine de garantide bulunamıyorum, mazur görün.

berber dizi izleOrtak şeyler yapın. Aynı anda aynı diziyi izleyin mesela. Diziler artık hepimiz için ortak kabul edilebilecek kaliteli zaman araçları. Artık her dizinin internet üzerinden tüm sezonlarına ulaşılabiliyor. Yerli nostaljik diziler, tüm dünyanın aynı zamanda takip etmeye çalıştığı yüksek bütçeli güncel diziler, ya da şu an ulusal kanallarımızda olan diziler. Bu faaliyetin en önemli yanı karşı tarafla mesafelere rağmen ortak faaliyet yapabilmek ve bundan daha da önemlisi sonrasındaki konuşmalarda ortak konuların devamlılığını sağlayabilmek. Çünkü canım kardeşim bir süre sonra bakıyorsun ki tüm konuşmalar rutinin içinde bunalıyor, sadece mevcut uzak yaşantılarımızın ne kadar zor olduğu ve kimin hayatının daha büyük zorluklar içinde olduğunun ıspatına hizmet ediyor.

kadın duş

Daha önceki bir yazımda, banyo olayına ne kadar çok önem verdiğimi biliyorsunuz. Evli çiftler fırsat bulduklarında mutlaka beraber banyoda vakit geçirmeliler. Arada mesafeler olduğunda aynı anda aynı yerde bulunmak hayalgücünüzü canlı tutmaya katkı sağlayacaktır. Çiftlerin birazdan banyo erkek duşyapacaklarını söyleyerek ara verdikleri telefon konuşmaları aradaki özlemi arttırdığı gibi, hayal dünyasındaki beraberliklerinin devam etmesini sağlayacaktır.

Ertesi gün eşinizin neler yapacağı ile ilgili fikir sahibi olun. Ve akşamında bu faaliyetle ilgili çok ufak sorular sorun. Hala gündelik hayatından da haberdar olma arzusunda olduğunuzu hissettirin. Bu konuşmalardaki dozun hesap sorma formuna geçmediğinden emin olun. Hesap soruluyor olmak rahatsız edici de olsa emin ol canım kardeşim önemsenilmiyor olmaya tercih edilebilir.

Eşinize ait olan bir sorumluluğu, kilometrelerce uzaktan onun üzerinden kaldırmak tabi ki çok değerli olacaktır. Ona ait bir faturayı uzaktan ödemek ya da onunla aynı coğrafyadaki bir arkadaşınızdan sizin adınıza onun bir sorumluluğunun hafiflemesine katkıda bulunmasını istemek ilginin somuta dönüşen hali olması açısından bence çok değerli.

onun ayakkabılarıEmpati yapmak çok önemli ama daha da önemlisi bunu karşı tarafa aktarmak. Empatinin en sevdiğim tanımı; “karşınızdakinin haklılığını anlamak.” Sizle aynı düşünmese de haklı bir tarafı olabileceğini aklınızdan çıkarmamak. İngilizler “onun ayakkabıları ile yürümek” diye bir söz kullanıyorlar, ne kadar doğru.. Ben ne haldeyim biliyor musun yerine şu an ne kadar zor şartlarda olduğunu anlıyorum demek karşı tarafı oldukça rahatlatıyor. Anlaşılmanın içimize kattığı huzuru tariflemek çok zor.

kadın hediyeMesafeleri yakın kılmanın bir diğer yöntemi de jestler yapmak. Onun anlayabileceği tarzda ona hitap eden ufak jestler oldukça mutlu ediyor. Burda bir şeyi hatırlatmak istiyorum. Daha önce yazdığım denge isimli makalede erkek kadın arasındaki erotizm-romantizm dengesinin öneminden bahsetmiştim. Bu jestlerde bu dengeye hitap etmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bir erkek için kalp balonlarla donatılmış çikolata kasesi nasıl ki kadın tarafında olduğu kadar etkili olmuyorsa, bir kadın içinde içinde erotik çağrışımlı baskılar olan bir oyuncak o kadar etkisiz hatta rahatsız edici olabiliyor. Yani demem o ki, kendine ne alınmasını istiyorsan karşı tarafa onu alma, azıcık araştır, romantik taraf başka, erotik taraf başka…

tel sexUzak ilişkilerin en sancılı taraflarından biri de mahrem alanların artık olmayışı. Ama yazıştığınız platform tamamen ikinize ait. Bu alanda mümkün olduğunca açık bir dil kullanın, mahrem içeriklerle donatın. İkinize ait ve kimseyi ilgilendirmeyen bir dünya kurun. Yatak odaları insanların kendini en özel ve güvende hissettikleri mekanlar. Bunun sanal bir şubesi ile bu boşluğu by-pass geçmeye çalışın. Evliliğin olmazsa olmazı mahremiyeti görüşme metodlarınızın arasına saklamayı hafife almayın. Konuşmalarınızda, yazışmalarınızda eşinizin gizli ve sadece size hitap eden benliğini okşamayı ihmal etmeyin. Eskilere ait özel anılarınızı hatırlatın ve ilk fırsatta karşılaştığınızda uygulamak üzere literatürünüze yeni heyecanlar ekleyin ve merak duygusunu kaşıyarak bunları birbirinizle paylaşın.

güven

Güven arada mesafe olduğu zamanlar en zor tahsis edilen ve korunan duygumuz. Günlük hayatınızda şüpheye mahal verdirmeyin. Bu duyguyu sarsmamak için yaptıklarınızdan haberdar edin, rahatsız olma ihtimali olan durumlarla karşılaştığınızda bunu başka kanallardan duyma ihtimali olduğunu unutmadan mutlaka paylaşın. Eşinizi denetlemeye çalışmayın, zira bu denetimi yapamayacağınızı bilmek sizi daha büyük bir boşluğa itecek ve karşı tarafı daha yaşanamaz bir hayata sürüklediğinizi farkedemeyeceksiniz. Ona güvendiğinizi söylemeyin ama bunu hissettirin. Söylemlerinizden daha önemlisi eylemleriniz. Hele ki bu ikisinin ters düştüğü durumlarda eylemleriniz daha çok göze batacak, farkedeceksiniz.


Oyunu kurallarına göre oynadığınızda göreceksiniz ki mesafeler engel değil sadece ilişkilerdeki varyasyonlar ve güzel tecrübeler. Geçenlerde gördüğüm bir sözle yazıyı noktalayalım, “ birini gerçekten sevdiğinizde onun yaşı, aradaki mesafeler, boyu, kilosu sadece lanet birer sayıdır.” Sayıları bırakın, sevdiğinize odaklanın… Şimdilik sağlıcakla kalın…

AŞK BU KIZILÖTESİ….

infrared kalpKızılötesi, iletişim alanında kısa mesafelerde veri aktarmak için kullanılan bir teknoloji. Bu şarkıyı duyduğum zaman mesafenin kısa olma şartı doğru mu diye düşündüm. Sadece ben değil, Kenan Doğulu da düşünmüş ki “Engel mi mesafeler aşk yoluna” diye sorma gereği duymuş. Önce ikili ilişkilerimizde kullanabileceğimiz iletişim metodlarını hayatımıza giriş sırasına göre hatırlatmak istedim.

Dumanla haberleşme çağında yaşanan ilişkileri saymazsak yazının insanoğlunun hayatına girmesiyle birlikte duygu ve düşünceler mesafeler arası transfer olmaya başladı. Mektup konusuna aşinalığınız var mı bilmiyorum, yaşınız ya da ilginiz bu yöndeyse mektupla ilişki yürütmenin iyi ve kötü yönleri hakkında fikriniz vardır. İyi bir mektup fanatiğiydim ben. Ortaokuldan itibaren mektup arkadaşlarım vardı. Lise’de mahlas kullanarak yirmiye yakın mektup yollamışlığım vardır platonik sevdiğime… (yakalanınca tüm büyüsü kaçtı tabi) Üniversitede duygusal yoğun olduğum ama itirafı dostluk engeline takılan arkadaşlarıma da mektup yazmışlığım vardır.
mektup2Mektubun şöyle bir dezavantajı var, duyguların iletilmesi gerçek zamanlı değil. Gerçi bu bazen avantaj da olabiliyor. Çok sinirlendiğiniz bir şeyi anlatmaya çalışırken karşı tarafın bunu gayet sakin bir şekilde okuyacağını unutmamanız gerekiyor. Onun cevabı elinize geçtiğinde o ilk sinirinizden eser kalmamış oluyor. Ayrıca mektup size
defalarca okuyup kontrol etme şansı sağlıyor. Aynı zamanda bu da size, yazdığınız herşeyden sonuna kadar sorumlu olma zorunluluğu getiriyor. “Yanlışlıkla yazmışım” deme lüksünüz yok, “ben onu aslında anneme yolluyordum sana mı gelmiş” deseniz olmaz, “çok sarhoştum” bahanesi mektup yoluyla hiç kullanılmış mıdır bilmiyorum ama zannetmiyorum. Mektubun en çok savunduğum tarafı ise yazmak iyileştiricidir. Duygularınızı yaşamaya yetecek kadar size zaman tanır. Belki de eski sevdaların böylesi uzun sürmesi bundandır.

ankesörSonra telefon girdi hayatımıza… Önce yazdırmalı dönem ki bu dönemin sevgililer arası iletişimindeki fayda ve zararları ile ilgili kullanıcı tecrübem yok. Sonrasında kişiselleşmiş (haneselleşmiş daha doğru olabilir) kullanım ile birlikte her ev bu teknoloji harikasından nasibini almaya başladı. Telefon ile uzun sohbetler ve günlük ulaşıma olanak sağlayan bir iletişim girdi hayatımıza. Duygu aktarımında tahmin yöntemi başladı. “Sesin kötü geliyor, hayırdır hasta mısın?” ya da “kesin sende bir şey var tutuk konuşuyorsun” gibi yüzlerce örneği yaşamışsınızdır. Artık duyguları naklederken arada zaman yoktu. Yalnızca sesin nakline müsaade olduğu için duyguların tahminleri sesin o anki durumuyla ilişkilendirilmeye çalışılıyordu. Ki hoş, bu metod hala anneler arasında sıklıkla kullanılıyor.

cep telefonuCep telefonları ve internet benzer zamanlarda yerini aldı ikili, mesafeli iletişimimizde… Cep transfer vardı hatırlayanlarınız bilir, gece belli bir saatten sonrası beleş olan. Ne ilişkiler heba olup gitti o kadar uzun telefon görüşmelerine alışık olmayan bünyelerimizde. Konu bulmakta zorlandıkça “ben zaten nefesini dinliyorum” erotik bahanesinin yanında uyuyakalmalar, telefonu kenara bırakıp kitap okumalar ve daha niceleri… Öyle demeyin iletişim ciddi bir maliyetti. Çaldırmanın “aklımdasın” anlamına geldiği yıllardan bahsediyorum. 99 cevapsız aramanın ekranda göründüğü andaki tarifsiz kalp atışları. Başınıza neler geleceğini anladığınız zamanlar. Bu cep transfer olayı devrim niteliğindeydi. Kısa mesaj tarifelerinin ucuzlaması ile çok sevdik gün içinde kendimizi hatırlatmayı. 160 karakterle sınırlı trip atmalar. Hatta 160 karaktere sığamayıp, BoşlukKullanmadanYazmalar, sssz hrf ykmş gb dvrnmlr. Veee yanlışlıkla atılan mesajlar. Aksi gibi rehberde ilk sırada “Abim” olur. Siz düşünün gerisini artık. Doğru kişiye atılan yanlış mesajlar da var tabi. Bir arkadaşım uzaktaki sevdiceğine “kokunu çok özledim” yerine “kukunu çok özledim” yazıp gönderdi diye kriz yönetmek zorunda kalmıştı.
ircİnternet sohbetleri önce IRC sohbet odaları ile girdi hayatımıza. “Özele gel” mesajı ile başlayan ya da var olan ilişkideki iki kişinin kendine iletişebilecekleri sanal mekan bulması sistemi üzerine kuruluydu bu sohbetler. Nickname ile orda tanıştık, hatırlarsınız yazının başında dediğim gibi biz ona yazılı metinlerde mahlas diyorduk… Sonrasında kişiselleşmiş numaralar ile ICQ ardından görüntülü görüşme ve MSN birbiri ardına hayatımızda yerlerini aldı.
Facebook geldi ve kendimizi, olmak istediğimiz gibi ifade edebileceğimiz bir duvar verdi bize. Hatıra defterlerinin kısıtlı yüzeyinde “bana kalbin kadar temiz bu sayfadan…” diye başlayan bir kaç dize ile süslenmeye çalışılan boş anı defteri sayfalarının çok daha gelişmiş haliyle karşı karşıyaydık. Hem kendi derdimizi kitlelere anlatabiliyor hem de arkadaş çevresi dediğimiz kalabalıktan gereğinden fazla da olsa haberdar olabiliyorduk. duman facebookBu kadar kalabalığa ihtiyacımız var mı tartışılır. Örneğin ilkokul arkadaşın, hayatının bir evresinde var oldu ve sen onu tekrar bulana kadar uzun bir süre meşguliyetlerin arasında yer almadı. Artık onun evlilik yıldönümünde eşine aldığı hediyeyi paylaştığı iletinin altına, sen de kutlama cümleleri yazma gereği duyuyorsun. Aynı şekilde nerde tanıştığını bile unuttuğun yüzlerce insan, doğumgününde senin için çok önemli olanlar ile aynı sıraya girip, duvarında kutlama mesajları oluşturuyor. Aslında çok da farkında olmadan çok da işlevsel olmayan bir trafiğin içinde bulduk kendimizi. Bundan daha önemlisi ikili iletişimimizi kitleler önünde yapma geleneği başladı. Aynı evde yaşayan çiftler birbirilerini ne kadar çok sevdiklerini, birbirilerinin duvarları üzerinden söyleme gereği duyar oldu.

mavi tık 3Ve sonra iletişim alışkanlıklarımızı altüst eden akıllı telefonlar hayatımızdaki vazgeçilmez yerlerini aldı. Whats-app diye bir şey hayatımıza girdi ki sormayın. İletişimdeki en büyük bahanemizi, bundan da daha önemlisi en büyük tesellimizi elimizden aldı. Yoksayılmışlığın dehlizlerinde yapayalnız bıraktı bizi. Telefonla aradığımızda telefon açılmayınca evde yoktur diyorduk. Cep telefonları çıkınca duymamıştır, arkadan mesaj attık dönmediyse görmemiştir. Ama bu whats-app denilen amca dedi ki ilk tık sen gönderdin.. ikinci tık.. ona ulaştı.. veeee mavi iki tık. Okudu ama seni yeterince önemsemiyor. Yoksa dönerdi. Ve artık günümüzde hatrı sayılır bir tripleşme malzemesi oldu bu mavi tık. Gerçi artık kapatılabiliyormuş ama eminim siz de herkes kadar kapatabilme konusunda cesursunuzdur.

Arada mesafe olduğunda bu iletişim metotlarını nasıl verimli kullanalım ya da uzak mesafeler aşka engel mi diye yazmaya yakında devam edeceğim. Ama ufak bir ipucu vermek gerekirse “Aşk” kızılötesinden sanki daha ötesi.. Sağlıcakla efendim…

BENİMLE OYNAR MISIN?

Benimle-oynar-mısınSu olsam, ateş olsam 
Göklerdeki güneş olsam 
Konuşmasam taş olsam 
Yine de oynar mısın benimle 

Susulsam kusur olsam 
Ağızdaki küfür olsam 
Doğuştan esir olsam 
Yine de oynar mısın benimle 

Sayılmasam kaç olsam 
Toprakdaki güç olsam 
Aptal gibi suç olsam 
Yine de oynar mısın benimle 

Benimle oynar mısın 
benimle oynar mısın?

Artık bu şehir ozanını ne kadar çok önemsediğimden bahsetmeme gerek yok. Ne zaman ki gördüğüm bir şey Ortaçgil sözleri ile çelişiyor, anlamlandıramadığım biçimde bende bir yazma isteği uyandırıyor. Suç olsam, kusur olsam, küfür olsam yine de oynar mısın diyor adam, yurdumdaki bazı valilikler eğer içinde suç varsa oyun olmaz diyor.

Oyun hakkında epeydir yazmak istiyordum. Geçenlerde gördüğüm bir haber sonrasında daha ön sıralara almak istedim bu konuyu. Antalya valiliği 18 yaşından küçükler için bazı oyunların internet salonunda oynanmasını yasaklamış. Daha önce bir kaç ilde daha buna benzer uygulamalar vardı ancak bu sefer ki diğerlerinden biraz daha kapsamlı.

candyOyun hayatın vazgeçilmezi. Doğduğumuz andan öldüğümüz ana kadar tarz ve şekil değiştirmekle beraber hep hayatımızın içinde yer alıyor. Önce evcilik oluyor, sonra evliliğimizin kendisi oluyor, cinselliğimiz oluyor. Oyunun doğasında merak ve başarma azmi var. Çok satan oyunlarda ana unsur etap geçmenin sana katacağı başarmış olma memnuniyeti ve bir sonraki etapta neyle karşılaşacağının sende yarattığı merak. Yoksa kendi sınırlarınızı zorladığımız kendi kendinize oynadığınız “candy crash” böylesi devasal rakamlara satılmazdı.

Tabi ki bazı oyunlar yaş gruplarına göre sakıncalı öğeler içerebilir, ancak benim itirazım şu an bulunduğumuz yaşam çağı bölümlerine denk gelen oyunların içeriklerine ve nasıl oynadığımıza bakmadan, çoktan empati yapma duygusunu yitirdiğimiz daha küçük yaşlarımız ile ilgili ahkam kesme çabamız. Olayların neden sonuç bağlantılarını görmeden “ o zaman yasaklayalım gitsin” anlayışımız. Belki de benim de çocukluğuma inmek lazım. Gereğinden fazla muhalif kalabiliyorum içinde yasak geçen haberlere. Ondört yaşımdan beri sakıncalı olduğu iddia edilen herşeyin önce yasaklanma yoluna gidildiği bir disiplinden geliyorum. sigaraSigara yasaktı, hatrı sayılır oranlarda lisemde tüketilmekteydi. Porno ile ilgili yasaklar vardı, o zaman koşulları ile rekor sayılabilecek gigabyte’larca arşivler mevcuttu. Hatta yatılı okul bölgesine yiyecek sokmak yasaktı, o çerezleri sokabilmek için çantalarımızın içine yaptırdığımız zula gözleri, sınırdan kaçakçılık yapabilecek kadar profesyoneldi. Demem o ki yasak demekle bitmiyor tam tersi insandaki merak duygusu ateşleniyor, daha cazip hale geliyor. Sizce bu oyunların yasaklanması bu oyunlara olan ilgiyi azaltır mı, daha da önemlisi satışlarını düşürür mü? Bu oyunların hepsinin üzerinde +18 ibaresi mevcut. Ama 18 yaş altı nüfusa ulaşması konusunda bir sıkıntı yok. Bu oyunların, zamanın kiralanması yöntemi ile oynanan işletmelerden kaldırılması ile istenilen amaca ulaşılabilinir mi? Evlerde oynamaya devam eden nispeten daha varlıklı, en azından kendine ait oyun konsolu olan grubun ayrıcalıklı durumu, onları şiddet ve cinsel içerikli zararlardan (?) korumaya yetecek mi?

counter strikeEsas düşünmemiz gereken içinde şiddet içeren oyunlar Türkiye’de neden en çok satan oyunlar listesinde ön sıralarda yer alıyor? Yani demek istediğim şiddete meyli olan çocuklar (öfkesi içine birikmiş, anlaşılamamış, engellenmiş, ilgiden yoksun, kendini yalnız hisseden) daha çok şiddet içerikli oyunlar oynuyor olabilir mi? Ben şahsen şiddet içerikli oyunlar oynayan çocukların şiddeti normal olarak görüp şiddet yolunu seçmekte bir sakınca görmediğine inanmıyorum. Akıtılamayan öfke ve engellenmişlik duygusu önündeki bariyerlerin içinden geçen sanal yolaklar olarak bu oyunların kullanıldığını düşünüyorum.

baba oğulHer akşam babasıyla beraber “Counter Strike” oynayan ve aralarında tatlı bir rekabet ve oyuna bağlı jargon oluşan çocuğun bu oyundaki şiddetten etkilenmesi mümkün müdür? Demem o ki canım kardeşim, bilgisayar oyunları çocuklarınız için zararlı değil, o oyunları oynarken ekran ile ruhları arasına sıkışmış yalnızlıkları ve bu yalnızlıkla başa çıkmak için başvurdukları sanal kalabalık yaratma hisleri asıl üzerinde tartışmamız gereken kısmı oluşturuyor. İster 5 yaşında tablete bağımlı (?) olsun, ister 15 yaşında oyun konsollarına mahkum olsun, eğer ki olayın içerisinde geçirilen zamanın içinde size de ait paylaşılmışlık varsa zarardan çok yararı olduğunu söylemek zor değil.

erotic gamesGelelim, şiddet gerekçesi ile değil de, cinsel içerik nedeniyle 18 yaş altına yasak olan oyunlara… Burada her ne olursa olsun cinsel içerikli diye kısıtlanan hiçbir materyalin sınırı 18 olmamalı diye düşünüyorum. Merak edilen cinsel içerikli soru veya konu 18’li yaşların sonrasına bırakılmamalı. Cahilliğime verin, bir bilgisayar oyununun içerisindeki nasıl bir cinsel içerik 17 yaş için sakıncalı olabilir. Mutlaka vardır ancak ben adı geçen oyunlar ile ilgili az çok bilgim olmakla birlikte cinsel gelişime ters düşeceğine denk geldiğim bir sahne ile karşılaşmadım. Önemli olan sizin aracılığınız ile ya da sizin yönlendirmeniz ile doğru ile yanlışın muhakeme yeteneğinin kazandırılması. Yani suç olsun, kusur olsun, hatta içinde biraz da küfür olsun çocuğunuzun “benimle oynar mısın?” çığlığına kulak verin. Kendinizi geliştirin. Oğlumun anneannesi ile PES (meşhur bir futbol oyunu) oynarken anneannesinin “-ama bu resmen ofsayt” diye itiraz etmesindeki tatlılığı ve çabayı gördüğüm için hepinizin bilgisayar oyunları konusunda gelişebileceğinize olan inancım sonsuz. Yasaktan ziyade onun hayatında oyunun dışında kalmadığınız sürece ona zarar verecek hiçbir içerik olamaz, rahat olun.

+18Laf aramızda son zamanlarda sitemin istatistiklerine baktım da bir düşüklük söz konusu. Acaba ben de 18 yaş altı için yasaklasam mı sitemi ne dersiniz? Belki istatistiklere bir katkısı olur 😉 Oyunla kalın…

Ada’yı sevmek…

cittaslow gökçeadaHayat kavşaklarından birini yaşıyorum bugünlerde.. Benden son zamanlarda haber alamayanlar için hatırlatma yapayım, asgari iki yıl süreyle Gökçeada’da yaşayacağım. Yaşam alanı konusunda bukalemun ruhlu olduğum söylenebilir. Geçmişim de Hakkari gibi mahkum ve mahrum coğrafyalar da var, İstanbul, Ankara (?) gibi metropoller de… Çaba sarf ederseniz eğer sevmeye değer çok şey bulur ya da bulamadıklarınızı da yaratma fırsatınınız oluyor küçük coğrafyalarda. Ada hayatına başladığımdan beri defalarca kez “ada da hayat nasıl?” sorusuna maruz kalıyorum. Bu soruya cevap ararken kullandığım argumanlarda ortak noktalar dikkatimi çekti. Bunları sizlerle paylaşmak istiyorum.

gokceada_6971Bir ada’yı sevmek… Bir aday’ı sevmek.. İkisi de çok benzer geldi bana. Hayatınızın bir kısmına şahitlik edecek, seçerek ya da seçmeye zorlanarak vakit geçireceğiniz bir yer ile hayatınızda bundan böyle var olmaya karar vermiş, hayatınızın devamına şahit olmaya aday birini sevmek bir çok yönden birbirine benziyor.

Hayatımın hatırı sayılır bir kısmını metropollerde geçti. Metropollerde yaşamayı bekarlığa benzetiyorum. Keşmekeş, düzensiz… Hayat daha bir süratli akıyor o zamanlarda. Ve bir şekilde yakalamaya çalışıyorsunuz. Çoğu zaman yorgun, eğlenceli ama kendini dinlemeden, hayatı dinlemeden geçip gidiyor. istiklal caddesiÖzgürsünüz, ya da oldukça özgür olduğunuzu zannediyorsunuz. Daha çok yoruluyorsunuz, ama hep bir şeyler eksik kalıyor. İstediğiniz her şeye ulaşma şansınız olduğunu biliyorsunuz ama ulaşması çok basit şeylere dahi ulaşmaya üşenir hale geliyorsunuz. Çünkü ihtiyaçlarınız ulaşılabilir ama ulaşması zahmetli ve yorucu.

Sonra hayatınızda bir şeyler değişiyor, isteyerek ya da zorunluluktan kendinizi metropolün dışında, bir adada buluveriyorsunuz. Ya da diyelim ki evleniyorsunuz;)

Önce güzel olan yerler büyüyor gözünüzde, küçük şirin kafeler, yaşayacağınız yerde bir sahil olmasının verdiği mutluluk… Hepsi oldukça keyifli geliyor. Sonrasında gün doğumu, gün batımı manzaralarına büyüleniyorsunuz. Büyük metropollerin keşmekeşliğinden sonra adanın sakin huzurlu hayatı kulağınıza çok hoş geliyor. Sizin için bir balayı kadar masum ve inanılmazdı yaz tatillerinde geçirdiğiniz huzur dolu bir kaç ada günü.. avlu meyhaneO günlerin ışığında bir süre sorun yaşamadan, kardeş kardeş, mutlu mesut yaşıyorsunuz. Fakat zamanla olayın büyüsü kaçıyor. Adalıların kullandığı “ada psikolojisi” diye bir tabir var. Kısıtlanmışlığı her bir hücrenizde hissettiğiniz, bir kapana kısılmışlık, mahkumiyet ve mahrumiyet hissi… O ada psikolojisi tüm benliğinizi sarıyor. O başlarda hayran olduğunuz dinginlik üzerinize üzerinize gelmeye başlıyor. O çok sevdiğiniz kafeler bir bir kapanıyor. Kış geliyor. Başlarda keyif aldığınız denizin kenarında olmayı artık önemsemediğinizi hatta denize olan mesafenizi farketmediğinizi farkediyorsunuz… Rüzgar ve yağmur kemiklerinize işliyor. O yetişememeye alıştığınız zaman artık bir türlü geçmez oluyor. Rutinlerin arasında kayboluyorsunuz. Çürüdüğünüzü hissediyorsunuz. Sadece adada yaşamaktan bahsediyorum şu an. Evliliğin ilerleyen yıllarından bahsetmiyorum yanlış anlaşılmasın;) Lodoslu günler geliyor. Anakara ile aranızdaki tek bağlantı olan feribot seferleri aksamaya başlıyor. gökçeada feribotMecburiyetin üzerine bir de mahkumiyet ekleniyor. Her şeyden birer tane olan, sattığı ürünün ismiyle (naykçı, paşabahçeci) anılan dükkanlara mahkumsun. Yaşam enerjinin yavaş yavaş üzerinden çekildiğine şahit oluyorsun. Aynı rutin işler, aynı yüzler, aynı tatlar ve dolaşırken size volta tadı veren aynı sokaklar…

Ve bir karar verme zamanı geliyor. Ya size adayı sevdiren o balayı sürecindeki tüm olumlu kısmı azar dozlar halinde hayatınıza entegre etmeye başlayacaksınız ve yaşadığınız her ada zamanından keyif almak için bahaneler yaratmayı alışkanlık haline getireceksiniz ya da depresyonun kucağına atacaksınız kendinizi ve şafak sayan asker rolüne bürünüp, ada dışındaki her anıyı özleyip o anlara kavuşacağınız günü iple çekeceksiniz.

Ben ilkini seçtim canım kardeşim. Her iki durum içinde ilk yoldaki kuralları yaşam felsefem yaptım. Evliliğimi cennete çeviren ve her günümü ilk günkü heyecan ve balayı gizemi ile yaşama gayretimi, bu küçük coğrafyada cennetimi kurmak için aynı şevkle harcıyorum. Bundan 13 yıl önce seçtiğim aday’ı, aynı aşk ve telaşla her gün tekrardan sevmek ve her seferinde yeniden keşfetmek bana nasıl haz ve keyif veriyorsa, benim seçimim olmadan geldiğim bu ada’yı sevmek ve barışık kalmak için her gün daha güzel bir yanını keşfetmek ve rutinlerin dışında bir hayat yaşamak aynı ölçüde beni mutlu ediyor ve edecek. ailecekEğer hala “adada hayat nasıl?” diye sorarsanız; nadiren acı, genelde tatlı… Kendimi ona teslim ettiğim zamanlarda huzurlu… O sakin duruşunun yanında bilinmezlikleri ile oldukça heyecanlı… Her seferinde daha güzel bir yanını keşfetmeye müsait. Hep bir açık kapı bırakıyor, teslim olmuyor, tükenmiyor, bitmiyor. Bu gizemli duruşu ona olan tutkumu her gün körüklüyor… Ve bu durum evliliğimden olsa gerek oldukça tanıdık geliyor.

“RÖLATİVİTE”

İlkokul 3. sınıf anılarımda kerat cetveli baş sırayı alır. carpim-tablosu_113369Matematikle bir daha sorun yaşamamış olma sebebim öğretmenimin bilemediğimizde elimize cetvelle vurmak kaydıyla ( ki elimiz mükemmel anlamına gelen işaret şeklinde parmak uçlarımızdan alırdık darbeyi) bütün çarpım tablosunu ezberletmesiydi. İki kişiyi kaldırırdı tahtaya birbirimize sordururdu ve bilemeyen malum cetvelli cezayı alırdı. karşı taraf bilemezse bi de vicdan tarafı var olayın.. Keşke daha basit sorsaydım, acaba 9×9 mu deseydim vs.. ( bu arada 5ler ve altındakiler ile 10lardan sormak yasaktı) Vicdan yapmaktansa dayak yemeyi tercih ederdim. Ben daha basit sorduğum için arkadaşımdan daha fazla düşündüğümden yada daha fazla hata yaptığımdan genelde kaybettim ama daha çabuk çarpım tablosunu öğrendim ve ömrüm boyunca daha vicdanlı oldum. Neyse ki bir yıl sonra tayin oldu öğretmenimiz ve parmaklarımız rahat bir nefes aldı. Tıp fakültesine geldiğimde staj sınavlarında sözlü sınav geleneği vardır. Kadın doğum stajında hoca içeri iki iki aldı bizi ve dedi ki “-arkadaşına soru sor.” bir an düşündüm ve dedim ki ben bu anı bir yerden hatırlıyorum.. Parmaklarımın ucu sızladı. Vicdanımla aramızdaki ufak hesaplaşma sonrası ne oldu dersiniz. Rölativiteden kaldım. Ama hala vicdanım rahat, yine olsa yine aynısını yapardım.  İlkokul 3 te de tıp fakültesi 4 te de.. O gün iki şey öğrendim, sen ne kadar büyürsen büyü vicdanlar hep çocuk kalıyor ve vicdanı daha rahat olan arkadaşlar genelde beni buluyor..

15.07.2012

Küme (s) Çalışmaları

4 ve 5. sınıf dendiği zaman hemen aklıma küme çalışmaları gelir. Yüz yüze bakan iki sıra ve 6 öğrenciden oluşan hayatımızın ilk ekip çalışmaları.. Bir A kümesi vardı ki ,çalışkan kızlardan oluşan, acayip kıskanırdık ve öğretmenimizin onları daha çok sevdiğinden yakınırdık. Her ay yeni bir dergi ve anlatılması için paylaşılan üniteler ve deneyler. KÜMEEğitim hayatımın en interaktif zamanlarıymış şimdi farkediyorum. Bir keresinde duyu organlarımızla ilgili bir ünitede bana göz düştü. Bir mezbaada saatlerce ineğin parçalanışını izledim ve bekledim. sonunda kasap amca ineğin kafasını parçaladı ve gözlerini bana verdi sağolsun. Bir kavanoz içinde gururla okula getirip sunumumuzda kullanmıştım. Araştırmacı gençlik.. 

horozBir seferinde de tavuklar ile ilgili bir ünitede dedemin bir tanıdığı olan veterinerin yanına gitmiştim. Bir röportaj edasıyla görüşme yaptığımızı sanıyordum ama amca bütün üniteyi dergidekinin aynısı olacak şekilde harfi harfine yazdırmış. Sadece ek olarak “kümeslerde bir horoza 10 tavuk düşer” diye bir cümle eklemiş yani resmen dalga geçmiş. Üniteyi anlatmaya başlayınca ben kendimi büyük işler yapmış sanıyorum. İlkokul öğrencisi olarak meslek grubundan birileri ile ropörtaj yaparak ünite anlatıyorum sanıyorum, meğer dergide yazanları harfi harfine okuyorum. O gün rezil olmuştum ama çok önemli iki şey öğrenmiştim;

 “birincisi başkasına yaptırdığın işleri tekrar tekrar kontrol etmelisin çünkü kimse senin işini senin kadar ciddiye almıyor. İkincisi bir kümeste horoz başına 10 tavuk düşüyor. 

08.12.2012

İp Cambazı

  sirk

Ankaraya bir sirk geldi geçen günlerde.. Oğlumu götürdüm. O pazar gününün benim için en güzel yanı, yıllar yıllar önce çok değerli hocamla aramızda geçen bir diyaloğu hatırlatması oldu. Sene 2005.. Okuldan ayrılmayı planlıyorum. Sivil bir tıp fakültesinde devam etme niyetindeyim.kirlenmek2 Fikirlerine değer verdiğim bir hocamın yanına gidip durumu anlattım. Söylediklerini dün gibi hatırlıyorum. “Hekimlik ister içerde ister dışarda ip üstünde cambazlık yapmaya benzer. İçerde ipi spor salonunun içine gererler. Altında da ağ olur. Ne kadar tırmanırsan tırman üzerinde tavan vardır ama ayağın kaydığında da altında ağ… Dışarıda hekimlik yapmak istersen, o ipi açık havada gererler. Yükselirsen alabildiğine gökyüzü ama ayağın kayarsa çamura yapışırsın… Bana sorma boşuna… Ben uzmanlık sınavı için İstanbul plastik cerrahi ile ankara kadın doğumun sınavı aynı gün açıldı. Yolda ya başıma bir şey gelirse diye çok istediğim plastik yerine arada yol problemi olmayan kadın doğumu tercih ettim. bu senin tercihin.” o gün nedenini bilmediğim bir karar verdim ve kaldım. O günden bu güne bir kaç kere ayağım kaydı. Altımdaki ağa mı takıldım yoksa çamura mı yapıştım henüz karar veremedim. Sadece o gün bu gündür kafamın üzerindeki tavanı daha çok hissettim. Şimdi bakıyorum da o günden iki şey öğrenmeliyim. kirlenmekBirincisi; yeteri kadar cesur olmadığın zamanlar yeteri kadar hızlı yol alamıyorsun. Kendini güvende hissetme gereği seni yavaşlatan en büyük düşman. Ama çamurdan kalkıp ipe tekrar çıktığındaki tavansız hayaller ağdan kalkıp tekrar ipe çıktığındaki umutsuzluktan çok daha hızlı yol aldırıyor olmalı. Geçen yıllar, içeri ve dışarıdaki şartları yaklaştırdı. Artık alta gerili bir ağdan söz etmek mümkün değil ve görünen o ki tavansız gelecekler çok uzakta olmayacak. Değişmeyen tek şey altında gerili olan ipte yürüme marifeti. İkinci öğrenmem gereken ise; hocam bile bu konuşmadan bir yıl sonra artık tavansız bir hayatı tercih ettiyse “kirlenmek güzeldir”.

30.12.2012